Ana Sayfa Gündem 8 Haziran 2026 80 Görüntüleme

ÇOCUKLUĞUMUN SİNEMALARI

Göz Gözü Görmez O Tılsımlı Karanlıkta: Altmışların Sinema Mirası
Altmışlı yılların sonlarıydı… Çocukluğun o korunaklı limanından yeni yeni kurtuluyor, hem kendimizi hem de yaşadığımız kenti büyülenmişçesine keşfetmeye çalışıyorduk. İşte o günlerde tanıştık evlerimizden, komşu avlularından ve okul sıralarından çok farklı olan o büyüleyici mekânlarla. Tahta tabanı mazot kokan, loş ışıklı, devasa salonlardı buralar. İçeride, birbirine bağlanarak sıralanmış onlarca koltuğu dolduran insan kalabalıklarını çocuk gözlerimizle şaşkınlıkla anlamlandırmaya çalışırdık. O mekânlar, bizim kuşağın hayal dünyasını inşa eden ilk sinema salonlarıydı.
Duvarları yakışıklı aktörlerin ve güzelliğiyle göz kamaştıran kadınların büyük boy, çerçeveli fotoğraflarıyla süslü olurdu. Salonu dolduran koltukların tam karşısında ise üzerinde çoğunlukla yaldızlı harflerle “ Ziraat Bankası” yazan o ağır kadife perde asılıydı. Filmin başlamasına yakın heyecan doruğa tırmanır, keskin bir gonk sesi duyulurdu. Hemen ardından elektrikler sönerdi. Göz gözü görmez o tılsımlı karanlıkta, başımızın hemen üzerinden süzülen bir ışık demeti salonu yarar ve karşımızdaki perdede bambaşka bir dünya canlanırdı.
Bu, kelimenin tam anlamıyla bir düş dünyasıydı. Perdede akan hikâyelerde bize benzeyen insanlar, bizim günlük yaşamımızdan farksız olaylar yaşanırdı. Zamanla bu salonlar, sadece zaman geçirdiğimiz yerler olmaktan çıktı; zevkle sığındığımız ve hep orada kalmak istediğimiz mabetlere dönüştü.
Çarşamba Matineleri ve Siyah-Beyaz Dostluklar
En çok da Çarşamba matinelerini beklerdik sabırsızlıkla. Sadece kadınlara özel olan bu gösterimlerin değişmez “kaçak” yolcuları biz çocuklardık. Annelerimizin elinden tutar, o büyülü dünyaya taşınırdık. İşte Zeki Mürenleri, Cüneyt Arkınları, Hülya Koçyiğitleri ve Türkan Şorayları tanımamız hep o günlere denk düşer. Türk sinemasının o altın çağında, perdeden bize bakan dev isimler çocukluk hafızamızın en güzel köşelerine yerleşti.
Fakat o günlerin siyah-beyaz filmlerinde bir ikili vardı ki, biz çocukların vazgeçilmez, sarsılmaz dostlarıydı. Onları izlemekten anlatılmaz bir tat alırdık. Ekrandaki saflıklarına hayran kalır, başlarına gelen her haksızlıkta, düştükleri her kötü durumda gözyaşlarımızı tutamazdık. Kim miydi onlar? Tabii ki Türk sinemasının çocuk kalbi; Ayşecik ile Ömercik…
Bugün geriye dönüp baktığımızda, mazot kokulu o loş salonların sadece birer sinema değil, bizi biz yapan bizzat hayatın kendisi olduğunu anlıyoruz. Işıklar her söndüğünde bize ağlamayı, gülmeyi ve en önemlisi empati kurmayı öğreten o siyah-beyaz dünyaya çok şey borçluyuz.
ALİ GENÇLİ

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Hazır Site web sitesi kurma webmaster By Uzman Tescil